FUTBOL VE BAĞIMLILIK: TRABZON GENÇLİĞİ NEREYE GİDİYOR?

FUTBOL VE BAĞIMLILIK: TRABZON GENÇLİĞİ NEREYE GİDİYOR?
FUTBOL VE BAĞIMLILIK: TRABZON GENÇLİĞİ NEREYE GİDİYOR?

FUTBOL VE BAĞIMLILIK: TRABZON GENÇLİĞİ NEREYE GİDİYOR?

1970’lerde, eski ve önünde kocaman bej renkli kanal tuşları, çevir çevir bitmeyen kanal düğmesi bulunan ve pille çalışan radyomuzdan cumartesi ve pazar günleri maçları dinliyorduk. Babam spikerin sesinden rahatsız olduğu için de ağabeyimle sık sık dışarda çimenler arasında hafif çukur bir yerde oturup heyecanla maçları takip ediyorduk. Trabzonspor’un şampiyonluk aldığı yıllardı. Kalede Şenol, geride Necati, Turgay, Hüsnü, ortada ve ileride Dozer Cemil, daha sonra Ali Kemal. Fırtına gibi esen bir takım. Henüz ilkokula başlamamıştım veya ilkokulun ilk yıllarındaydım.

Haftada bir çarşıya inip bir gazete alındığında spor sayfasındaki fotoğrafları kesip futbol defterime yapıştırıyordum. Önde kaleci Şenol, düz siyah saçları öne dökülmüş, sahaya giriyor, arkasında takım arkadaşları. Ne güzel bir fotoğraftı öyle. O fotoğrafı büyütüp evin bütün bir köşesine yapıştırmak isterdim.

Futbol defterimde bütün maçları lig fikstürüne göre kendim yazıyordum. Ardından bütün maçların sonuçları, puan durumu, gol krallığı listesi gibi her şeyi kendim yazıp oluşturuyordum. Haftada bir gelen gazeteden kestiğim fotoğrafları da evde mayalanmış hamuru yapıştırıcı olarak kullanıp defterime yapıştırıyordum.

Ben köyden ayrılınca diğer kitap ve defterlerle birlikte serandere(Karadeniz’de ambar) kaldırılan o defteri önce fareler kemirdi, sonra da diğerleriyle birlikte yakıldı.

Aradan yıllar geçti, Şubat tatillerinde anne-babamın yaşadığı ilçeye gidiyorum. Bir kahvehanede oturup sohbet ediyoruz. Yanımızdan biri “şimdi maç başlıyor, falan kahvede yer ayırttım, gidelim” diyor. Kalkıp kahveye gidiyoruz. Biz çocukken radyonun sesine bile tahammül edemeyen babam da bizimle geliyor. Sıkışmış sıralarda oturuyoruz. Sövenler, duvarları yumruklayanlar, elimize tutuşturulan çaylar… bir alemdir gidiyor… Ertesi gün yine aynı manzara. Eskiden yalnızca cumartesi ve pazar günleri maç oluyordu. Şimdi cuma, cumartesi, pazar, pazartesi. Haftanın dört günü ilçenin gençleri akşamlarını maç seyrederek geçiriyor. Hatta bir ara kadınların da artık kahvehanelerde toplu maç seyrettiğine dair bir haber seyrettim. Büyük bir marifetmiş gibi.

Şimdi salgın nedeniyle ara vermek zorunda kaldılar. Artık evlerde aynı furya devam ediyor.

İlçenin tek gazetesini çıkaran Hasan hocayı ziyaret ediyorum. Futbol ve ilçedeki durumu konuşuyoruz. Hasan hoca, futbolun Trabzon’a çok zarar verdiğini düşünüyor. İnsanlar, özellikle gençler eğitimle, kültürle, sanatla, zanaatla uğraşmak yerine futbolla yatıyor, futbolla kalkıyor. Düşününce hocaya hak verdim. Bu futbolun kime ne faydası var? Şampiyonluk da yok ki mutluluk versin.

Ne alıyor, götürüyor? En değerli zamanlarımızı, gençlerimizi götürüyor.

Haftanın dört günü maç seyreden gençlerden mi mucit çıkacak?

Zaten geri kalan zamanlarında da bilgisayar oyunları oynuyorlar.

Bu ülkenin gençliği nereye gidiyor sahi?

20. yüzyılın başlarında Trabzonspor mu vardı? Trabzon Osmanlı imparatorluğunun en çok gazete çıkan, en iyi eğitim kurumlarının bulunduğu merkezlerden biriydi.

Şimdi nerede?

Velhasıl-ı kelam şu futbol sevdasına bir ket vurmak lazım. Birilerini zengin edeceğiz diye haftanın dört günü futbol olmaz. Bence cumartesi ve pazar yeterli. Bırakalım bu gençler başka işlerle de ilgilensin.Geleceğimizi onlara emanet etmeyecek miyiz?

Bunlar, maç var diye cenazemizi de kaldırmaz!Hele bir de Trabzonspor yenilirse, kaldık ortada.

Her konuda olduğu gibi futbol taraftarlığı konusunda da aşırıya kaçmak zararlı.