TARİHİMİZLE YÜZLEŞMEK: VAKIF MEZARLIKLARININ TAHRİBİ VE ŞEHİRLERİMİZİN TARİHİ DOKUSU.

TARİHİMİZLE YÜZLEŞMEK: VAKIF MEZARLIKLARININ TAHRİBİ VE ŞEHİRLERİMİZİN TARİHİ DOKUSU.

 

“Ölüsüne hürmet etmesini bilmeyen bir milletten dirisine de hayır gelmez!” sözünü ilk okuduğumda çok etkilenmiştim. Sözün sahibi Galip Kemali Söylemezoğlu. Osmanlı son dönemi ve erken cumhuriyet döneminde büyükelçi olarak görev yapmış “eski Moskova büyükelçisi” diye tanınan bir bürokrat.

1935 Vakıflar Kanunundan sonra Anadolu’daki tüm şehir ve kasabalarda cami-medrese vakıflarının taşınır taşınmaz mülklerine farklı şekillerde el konulurken yol yapma gerekçesiyle vakıf mezarlıkları da kaldırılmaya başlanmıştı. Şehirlerin “en güzel yerinde köhne mezarlıklar” vardı ve bunlar kaldırılıp yerine güzel şehir parkları yapılacaktı. Milletin evlatları – böyle söyleniyordu – artık sokağa çıktığında mezar görmeyecek, park bahçe çiçek görecek, gülecek, mutlu olacaktı. Cumhuriyet; mezarlar içinde büyüyen bir gençlik istemiyordu artık. Bu yüzden yeni mezarlıklar şehir dışında yapılacaktı. Mevcut olanlar ise yıkılıp tahrip edilecekti. Anadolu’nun her yerinde camiler vakıflara bağlıydı ve etrafları mezar ve türbelerle doluydu. Gayrimüslim mezarlıkları da aynı şekildeydi. Bunların hepsi kaldırılacaktı. Fakat bu yapılırken vakıfların tarihi değeri olan eserleri (camiler) korunacak, değersiz bulunanlar tahrip edilecek, satılacak veya başka amaçlarla kullanılacaktı.

Sene 1937. Hatuniye Vakfı; Gülbahar Hatun Camii, mektebi, türbeleri ve mezarlığıyla Trabzon’da genel müfettiş Tahsin Uzer’e havale edilmişti. Tahsin Uzer bu işi bizzat yönetiyordu. Gazetelerle bir duyuru yapılmıştı. Mezarı olanlar iki ay içinde mezarını taşısın deniyordu. Yüzlerce yıllık mezarlıkta kim neyi bulup taşıyacaktı. Annesi-babası, belki dedesi orada olanlar, imkânları olanlar, gidip bulabildikleri birkaç kemiği alıp başka yere taşıdılar. Gerisi yıkılmaya başlandı. Mezarlıkta bulunan başka çok sayıda türbe yanında meşhur Trabzon valisi Kadri Paşa’nın da türbesi yıktırıldı. Tahsin Bey,Drama’da mutasarrıf iken Kadri Paşa’nın oğlu Hüseyin Kazım Kadri Selanik valisi idi ve onu hiç sevmezdi. Şimdi bir de onun “zalim” babasının türbesini mi koruyacaktı. Hazır fırsat eline geçmişken…

Gali Kemali Bey bu haberi alır almaz Tahsin Uzer’e bir mektup yazıp dedesinin orada mezarı olduğunu ve bu mezarın uygun bir yere kaldırılmasını rica eder. Aynı mektupta girişte yazdığım cümleyi de yazar. Bu mektup Tahsin Uzer’i çok kızdırır. Cevaben “Diriler arasında yatan bir ölünün başka yere kaldırıldığından endişe ederek yazdığınız mektubu aldım” diye başlar Galip Kemali Bey’e yazdığım mektubuna.

“Her sabah gözlerini bir hayata, Türk milletinin nurlu istikbalini hazırlamak için canlılığa açmasını istediğimiz vatan evlâtlarının ölülerle baş başa yaşamasına tahammülümüz olmayacak bir devirdeyiz… Mezarlığın dibinde beş yüz mektep evlâdının gül gibi çehrelerini gam ve kasvet veren insan enkazı ile sarartmak ve bu yavrucakları daha bu bahar yaşlarında ölü düşüncelerine karıştırmak istemiyoruz” diye yazar ve devam eder:

“Evinin bahçesine mezar taşı dikmenin ve ona her gün bakarak ağlamanın ölüye hürmet eseri olduğunu iddia edecek kadar kara ve dar düşünmeyiz. Atatürk dünyası gülen ve ağlamasını sevmeyen bir hayat dünyasıdır.”

Ayrıca Galip Kemali Bey’in bu mektubu hakkında Atatürk’ü bilgilendireceğini – yani ona şikayet edeceğini ima ederek -yazmayı da ihmal etmez Tahsin Bey.

Aynı yıl yedi kuşak önceki dedemin Tonya ilçesindeki vakfının mezarlığı da yıkıldı, üzerinde yol yapıldı. Mezarlık yeri “Cumhuriyet Meydanı” oldu.

İlginç olan şey şu: Bu süreci tarihçilerimiz de dahil neredeyse hiç kimse bilmiyor. Yalnızca vakıf tarihi çalışanlar. Nazif Öztürk bir kitabında bahsediyor. Ben de bu konuyu iktisat tarihçisi dostum Sait Öztürk’ten duydum ilk kez. Kendi aile tarihimin bir parçası olmasaydı belki hiç öğrenmeyecektim de.

Arkadaşlarıma bunu anlatınca, eğer CHP sempatizanları ise, “-iyi ama Demokrat Parti de yol yapmak için tarihi eserleri yıktı!” diyorlar. “- Evet, doğrudur. Ben zaten CHP’yi suçlamak için bunu anlatmıyorum. Ayrıca Demokrat Parti’nin yıktığı yerler sınırlı. Benim bahsettiğim süreç tüm ülkeyi ilgilendiriyor.”

Boğazda garsonluk yapan bir lise arkadaşım “-Atatürk az bile yapmış, keşke daha çok yıksaydı!” diyor.

CHP’ye muhalif başka bir tanıdığım “- Yahu bunlar taş üstüne taş mı koydu yıkmaktan başka!” diye tepki veriyor.

Aslında mesele, CHP sempatizanı olmak veya CHP’ye muhalif olmak meselesi değil. Modernleşmenin bir parçası olarak dünyanın birçok yerinde mezarlıklar şehrin dışına taşındı. Elbette bu politikanın kendi dönemi içinde bir mantığı vardı. Ben olaya farklı bir noktadan bakıyorum.

Bugün şehirlerimize (özellikle Karadeniz bölgesindeki ilçe merkezlerine) baktığımızda neredeyse tamamının 1970’lerde kurulmuş yerleşimler olduğunu sanırız. Çünkü bir “eski şehir”leri (old town) yok. Her taraf beton yığını olmuş. Tarihi eser olarak korunmuş camiler de ya genişletmek amacıyla yıkılıp yeniden yapılmış veya beton blokları arasında eziliyor.

Oysa vakıf mezarlıkları yıkılmasaydı, bugün Anadolu’nun her şehrinde, her kasabasında şehrin nefes alabileceği yeşil alanlar olacaktı. Günümüzün tarihi eser bakım ve koruma anlayışıyla yere düşen mezar taşları düzeltilecek; türbeler, tarihi mektep binaları restore edilecekti. Her kasabamızın bir tarihi merkezi olacaktı.

Belki bunu görerek büyüyen kuşaklar rant uğruna tarihi dokuyu bu kadar kolay tahrip etmeyecek, tarihi miras konusunda daha bilinçli olacaktı.

Mezar taşları“milletin tapu senedidir” denir. Bir milletin yaşadığı toprakta ne kadar kadim olduğunun sembolleri olarak kabul edilir.

Biz bu “tapu senetlerini” kendi ellerimizle söküp attık… Üstelik unutuldu bile...

Oysa bunun gibi acı tatlı olaylarla yüzleşmemizi sağlamayan bir tarih eğitimi toplum olarak bize ne kazandırır ne kaybettirir, iyi düşünmemiz lazım...