AKADEMİDE KADIN OLMAK: TÜRK KADIN AKADEMİSYENLER.

AKADEMİDE KADIN OLMAK: TÜRK KADIN AKADEMİSYENLER.
AKADEMİDE KADIN OLMAK: TÜRK KADIN AKADEMİSYENLER.

 

AKADEMİDE KADIN OLMAK: TÜRK KADIN AKADEMİSYENLER

Karadenizli bir annenin oğlu olarak çocukluğumdan beri güçlü kadın tipine alışık olduğumdan kadın-erkek eşitliği benim için her zaman doğal bir durumdu. Çünkü Karadeniz dağlarında kadın erkekten daha ağır işleri yapıyor, buna bağlı olarak da aile içinde daha fazla söz söylüyor, sözü de geçiyordu. Bir gün ağabeyimin güvercinini gökyüzünde atmaca kovalarken, annemin tabanca elinde sağa sola koşarak güvercini kurtarmaya çalışması bugün gibi gözlerimin önünde.

Fakat şehir ve çalışma hayatı, çizdiğim bu sübjektif tablodan epeyce uzak. Sıradan bir pazar günü. Eşim makale yazıyor… Bir yandan ocaktaki yemeği takip ediyor. Çocuklar ikide bir ona gelip bir şeyler soruyor. Onlara talimatlar veriyor. Bana da alışverişe git, şunu şunu al diye görevler veriyor. Ben önce itiraz ediyorum, çünkü bir makalenin başındayım. Odaklandım. Eğer şimdi kalkarsam konsantrasyonum bozulur! Oldum olası iki işi aynı anda yapamam. Eşim aynı anda çamaşır makinesini takip ediyor. Derken yemek vakti geldi. Çocuk yemeği beğenmedi. Onunla pazarlık. Bir ara süpürge sesi duyuyorum, sonra çamaşırlar toplanıyor, ütü masası giriyor salona. Çocukların ödevleri de var. Ödevini yaptın mı diye soruyor erkek çocuğa. Çocuk itiraz ediyor. Bulaşık, çamaşır, ödev, koca, çocuk, temizlik... kısa boşluklar bulunca da makaleye çalışmaya devam.

Arada bir kızıyor: “Bu kadar işin arasında sizden çok yayın yapıyorum. Akademik teşvik puanım sizden yüksek!” diyor. Haksız da sayılmaz. Aynı anda takip etmek zorunda olduğu beş iş arasında akademik çalışmalarını da titiz ve nitelikli bir şekilde sürdürüyor.

Üniversitelerde genellikle erkek dayanışması hakim. Kadrolar ve özellikle yöneticilik görevleri öncelikle erkeklere tahsis edilmiş. Dolayısıyla kadın akademisyenler evde olduğu gibi işyerinde de en sıradan hakları için mücadele etmek zorunda.

Aslında burada tarif ettiğim bu kadın akademisyen profiline bakıldığı zaman – ki bu tarifte eksik var fazla yok – Türk kadın akademisyenlerin olağanüstü bir başarı hikâyesinin olduğunu itiraf etmemiz lazım.

Dünyanın hangi ülkesinde bir kadın hem geleneksel anne, eş, gelin, komşu rolünü oynuyor, aynı zamanda bilimsel üretim yapıp üniversitede hocalık yapıyor, öğrenci yetiştiriyor?

Almanya’da gördüğüm kadın akademisyenlerden çok azı evli ve çocuk sahibi. Yalnızca akademik kariyer yapıyor. Ancak bu şekilde akademik rekabette varlığını sürdürebiliyor.

Ama en azından Alman hükümeti kadınlara kadrolarda “eşit kalifikasyon durumunda öncelik” veren bir düzenleme yapmış. Bu şekilde kadın akademisyenlere destek olmaya çalışıyor. Çünkü kadın akademisyen her çocuk için en az iki-üç yıl zaman harcıyor. Türkiye’de kadrolarda kadına yönelik böyle bir öncelik verme durumu da yok.

Bir Türk kadın akademisyen çift başlı kartal gibi veya yedi başlı ejderha gibi aynı anda bir sürü işi yapmak, aynı zamanda evde eşinin egosuyla uğraşmak, işyerindeki ayrımcılığa ve sokaktaki her türlü olumsuzluğa karşı kendini savunmak zorunda.

Peki, Türk kadın akademisyenler bu ağır yükü taşıyabiliyor mu?

Evet, hem de mükemmel bir şekilde bunu başarıyorlar. Ama bu süreçte sağlığını da kaybediyor birçoğu.

Bu arada, yukarıda bahsettiğim güvercin kurtuldu. Atmaca da yara almadan uzaklaştı.

Türk kadın akademisyenler de gökyüzünde atmacaya karşı güvercini koruyabilecek nitelikteler. Buna şahidim. Muazzezler, Mübahatlar, Nerimanlar, Nurcanlar, Ayşeler, Fatmalar, Aslılar… daha niceleri.  

Bana sorarsanız, akademideki Türk kadınları Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük başarı hikâyesidir.